GAD | Global Architecture Development
Gökhan AVCIOĞLU | Kurucu
genel WAF deneyimi…
Uzun zamandan beri WAF için nasıl farklı katkılarımız olabilir diye düşünmekteyim. Çünkü WAF mimarlıkla ilgili yarışmalar içerisinde ön hazırlıkları en dikkatli bir şekilde yapılan, prestijli ödülleri ve prestijli geribildirimleri olan bir yarışma düzenine sahip olarak öne çıkıyor. Neden böyle söylüyorum? Çünkü birçok yarışma tamamen yaptığınız katkı payları ya da farklı desteklerle size verilen satın alınabilir ödüller haline gelmeye başladı.
Ödüller sözkonusu olduğunda WAF için de geçerli olan başka problemler de var:
1 | Binaların görülmeden, yapıların içine girilmeden veya bir bölge düzenlemesi ise orası hakkında bilgi sahibi olunmadan jüri değerlendirmesine geçilmesi. Bazı ödüllerde olduğu gibi biraz daha aşama etkisinin de görüldüğü bir yaklaşım uygulanabilir mi? Mesela Ağa Han ödüllerinde bir teknik raportörün gidip en azından jüri adına görmesi ve raporlaması başvurunun ötesinde başka değerlerin ortaya çıkması açısından önemli oluyor. Ama tabi Ağa Han ödülü 3 yılda bir veriliyor. WAF bunu her sene yapmayı hedeflemiş bir grup. Peki nasıl olacak? Belki bu kadar başvuru ve biraz böyle bir organizasyonun çeşitli şehirlerde gerçekleşiyor olması özellikle WAF organizatörünün merkezi olan Londra’nın, İngiltere’nin dışında bir yerde olması tabi başka ekstra masraflar da içeriyor. Bunların karşılanabilmesi için çok sayıda katılımcının olması gerekiyor. Hatta bazen şöyle bir durumla karşılaşıyoruz; bir deadline veriliyor. Biz o deadline’a uyuyoruz. Sonra daha fazla hatta indirim söz konusu olacak şekilde tekrar bir talep toplama niyeti de oluşuyor. Bunlar WAF açısından bütün genel etki alanının dışında dikkat edilmesi gereken unsurlar.
2 | Sadece mimarlara ve mimar çevresindeki kişilere açık bir düzen olması. Mutlaka daha geniş kitlelere ulaşabilecek bir pozisyona getirilmesi lazım. Bu WAF’ın amacına da uygun olabilir, mesela gittiğimiz kentlerde resmi makamlardan bile kimse olmuyor. Halbuki biz niye gidiyoruz Singapur’a, Barcelona’ya veya başka bir şehre? 2025’te de Miami’ye gideceğiz. Mimarlığın da içinde olduğu gayrimenkul sektörü veya resmi makamların bu konuya ilgisini çekmeyecekse sadece mimarın mimara bir şey söylemesini içeriyorsa bu o zaman cürümü kadar yer yakmış oluyor.
öneriler…
WAF daha geniş kitlelere nasıl ulaşabilir? WAF’in içinde architecture’ı yeterince kullandığını zannetmiyorum. Mimarlık camiası ve mimarların bağlı olduğu gayrimenkul sektörü, resmi makamlar çok geniş bir aile, bir de malzeme firmaları, üreticileri. Finale kalan projelerin ya da yapıların, hangi jüri tarafından seçildiğini ve ne yapıldığını bilmiyoruz. Orası da bir muamma… Bunu sanki Architectural Review ya da WAF kendi politikası doğrultusunda seçiyormuş gibi oluyor, o zaman biz seçilmişin seçilmişini yapmaya çalışıyoruz ki bu biraz eksik… Neyi savunacağım ben? Diğerlerini de görmeliyim ve bütün başvuruları görmem lazım ki doğru bir değerlendirme yapayım. Biz sadece finale kalanların jürisini yapıyoruz orada. Bu da bir eksiklik. Sadece future bölümünde bir jüri var. Onlar zaten orada direkt seçiyorlar. Future için tekrar bir seçim bazen söz konusu olmuyor.
Bir de seçilmiş projeler içerisinde özel ödüllerin ayrı bir düzeni ve çok kategorisi var. Gerçekten de ilk iki gün çok yoğun geçiyor, nefes nefese. Bir de ilk başta çok eğlenceliydi. Ama şu anda anlatım tarzı, orada projelerin savunma biçimlerinde de aynı anda çok fazla gariplik var. Yani biraz kim kime dum duma kör dövüşü gibi hareket söz konusu. Sonrasında tekrar bunları incelemek, bunun sonucunda bir raporun ortaya çıkması, bunun sonucunda bir kitabın ortaya çıkması gibi başka etkilere de ihtiyaç var. Niye onlar seçildi? Ne oldu? Daha vurucu olması lazım. Ben WAF için bir dijital platform öneririm. Sadece böyle küçük teaser’lar ile değil de, ciddi bir YouTube kanalı… Hak ediyor. Çünkü dünyadaki olup bitenler hakkında her yıl, çok iyi bir envanter ortaya çıkıyor.
Bir başka konu, biz mimaride üç unsurdan bahsederiz; bir işin kreatif, inovatif, business tarafı… Kreatif tarafıyla ilgili daha çok konu var, inovatif yönle ilgili eksikliği görüyoruz, mimarlığın zaten içinde bulunduğu sektörün [gayrimenkul, inşaat] yaratıcılık konusunda düşük bir tarafı var. Yani biraz artçı ve gerici bir tarafı var, geriden geliyor. Halbuki bir bölüm daha olmalı, bunlardan bir tanesi; özellikle şimdi yapay zekanın kullanılmasıyla birlikte Mimarlık sektöründe kullanılan software’ler için ve hardware’ler için. İnovatif tarafı davetkar değil, WAF var olduğunu iddaa edecektir ama… Bizim kullandığımız software’lerin yaratıcısı kim, kimler ne yaptı? Ben bunları Less or More kitabımda yazdım, yazmaya ve yayınlamaya devam ediyorum. Çoğu mimar kullandığı programların yazılımları gerçekleştiren grupları ve niye yaptıklarını bilmez. Autodesk’in içindeki yaratıcı grup kimdi? Web düzeni ilk kim tarafından başlatıldı? Yapay zekanın ana oyuncuları, ilk kurucuları kimdi? Şimdi Nobel aldığı için belki bilinebilir o isimler ama onun dışında Adobe’nin geliştiricisi kimlerdi? Bunlar da bence mimarlığa çok ciddi katkı yapıyorlar. 3D printer’lar ne zaman başladı? Bugün ne noktaya geldik? 3D printer’larla bina yapacağız artık, bunların yani inovatif bölümünün desteklenmesi lazım. Öbür türlü sadece kreatif kısımda kalan sadece biraz daha işin dekoratif, kozmetik tarafıyla ilgilenen bir mimarlık. Burada product design diye bir bölüm olması lazım. Çünkü bizim yapılarda kullandığımız kapı kolundan kapı menteşesine kadar her şey aynı zamanda bir product design içeriyor.
Pahalı bir katılım payı var biraz elimine etmek için bu düşünülüyor. Ama öyle gruplar var ki [Türkiye’de bile var] 6-7 farklı kategoride aynı projenin farklı kulvarlarda yarışması için, buna para ayırabilir belki yetkin ofisler ama gençlerin olması için belli bir yaşın altı için %50 indirim belki %70 indirimler söz konusu olmalı. Çünkü şunu biliyoruz ki zaten birçok ülkede mimarlıkla ilgili Mimarlar Odaları’nın yaş sınırlamaları var, proje tecrübelerini karşılayabilmek için. 40 yaşın altındakilere daha deneysel projelerin daha public space alanların, doğrudan resmi makamlar tarafından seçilerek verildiği bir durum söz konusu oluyor katkı yapmak için. Homojen bir dağılım söz konusu olsun diye. Dolayısıyla niye bu eleştirileri yapıyoruz? Daha iyi bir WAF’ımız olsun diye, global olarak hepimizin çok yararlandığı bir kurum. Belki hemen bu söylediklerimiz gerçekleşmeyebilir ama adım adım olabilir. Daha dijitalleştiğimiz bir dünyada, grupların değerlendirmesinde de bence yapay zekadan yararlanma yavaş yavaş gündeme gelecek. O da şu; değerlendirme kriterlerinin bir anket gibi projeyle başvururken orada tanımlanmasını istemek gibi…
Finalist olamayan projelere de geri bildirim verilmeli. Yüksek bir katkı payı ödeniyor, hakkı var herkesin sonuçta. Ben zaten bugün için tamamen ticari bir duruma dönüşmüş ödüller silsilesinden bahsetmiyorum. WAF gibi belli bir tanımı olan, neredeyse en seçkinlerinden bir tanesi olan grup için bunu söylüyorum.
değerlendirme…
Maksat burada tabii ödül kadar; katılmış olmak, bunun içerisinde mimarlık kültürü için yani global kültürümüz için çıkarımlar yapmak önemli. Oraya katılınıyor, ödül alan alıyor, jüri olan oluyor ondan sonra orada güzel, keyifli birkaç gün geçiriyoruz ve sonra unutulup gidiyor. Halbuki onun bütün yıl boyunca süren bir etkileşime dönüşmesi lazım. Bunu en iyi yapabilecek kurumlardan bir tanesi WAF gerçekten, buna inanıyorum. Dolayısıyla bunun sürekli olması hepimiz için önemli.
Ne kadar çok grubun katıldığı değil de, niteliğin ön planda olduğu; quantity değil de quality’nin ön planda olduğu bir durum önemli. O da şu; bir danışman, tavsiye edecek bir grubun olması önemli. Yani bu proje hangi kategoride daha iyi kendini bulur? Şimdi bazı projeler aynı anda birkaç kategoride olabilecek kapasiteye sahip olabiliyor durumu gereği. Başka bir durum daha var; inşa edilmemiş projeler için de bir zaman kısıtı getiriyor. 2023’ten sonra mesela… İnşa edilmemiş bir binanın her zaman inşa edilme şansı var. Niye öyle bir zaman konuyor ki? Benim hala 30 yıldır süren projelerim var. İnşa edilmemiş, halka açılmadıktan sonra hepsi inşa edilmemiş kategorisinde olabilir ya da ongoing olabilir. Dolayısıyla bu kategori ayrımlarını birkaç noktada ele almak lazım. Bu konu bütün dünyada geçerli bir düşünme alanı yaratıyor. Bazen bazı jüri oturumlarında zorlandığımız oluyor. Bizim grubumuz Rural/Coastal [tek ailelik konutlar] üzerindeydi. Bizim bir şansımız oldu, seçtiğimiz proje bulunduğumuz şehir Singapur’daydı. Hatta projeyi ısmarlayan ev sahipleri de vardı. Proje savunması durumundaydılar beraberce. Ertesi gün de gidip gezdik, binayı birebir gözlerimizle görmüş olduk ve seçimimizden memnun olduk. Ben ilk defa bu keyfi yaşadığım için rahatlıkla söylüyorum. Seçtik ve gezerek seçimimizden emin olduk. Keşke her proje için böyle bir şansımız olsa, görebilsek. En azından seçtiğimiz iki taneyi, üç taneyi, son bir finalin finali olsa ve görsek… Veya jüri üyeleri istediği projelerden bir tanesini seçip görse. Bunların hepsi olası…
Sonuçta şöyle bir yere geliyor konu. Projenin jüriyi ikna etmesi lazım. İkna etmek için kullandığı araçlar nedir? İyi fotoğraf, iyi bir sunum tekniği, üçüncü olarak da iyi bir grafik tasarım, videolar, görüntüler. Benim yarışmacı olarak zaman zaman jüriyle çelişkiye düştüğüm şeyler oldu. Mesela bir tanesinde projenin gidişatında tamamen değiştirdiğimiz bir şema oldu yani ters yüz ettiğimiz bir şema oldu. Jüri buna bir anlayış göstermedi. Bunu nasıl değiştirdiniz? Bu talep sizden mi geldi, müşteriden mi geldi? Neden böyle bir şey yaptınız? Çok sorguladılar. Halbuki bazen farklı ülkelerdeki yaklaşımlar arasında da farklar oluyor. Bazen özgür alanda, kent içi sıkı politikaların olmadığı yerlerde biraz daha rahat hareket edebilirsiniz ya da ikincil şehirlerde açık alanlarda, başka düzenlerde bu mümkün olabiliyor. Jüri genelde Avrupa kökenli olduğu için bunu nasıl bir serbestlikle yapabildiğimize bir türlü inanamadı. Mesela bizim hiçbir zaman One & Ortaköy projemiz ödül almadı. Başvuru zamanlamasını tutturamadık. Bence çok önemli bir projemizdi, ödül almaktan ziyade hiçbir zaman onu orada paylaşamadık. Çünkü denk getiremedik. Yüksek yapı olma durumu vardı. Biz onu alçak yapıya dönüştürdük ama dedik ki kaybolan imar hakkımızı bizim kendi özel bir planımızda geliştirmek istiyoruz. Buna izin verin dedik, belediyeyle böyle bir pazarlık yaptık. Bu pek rastlanan bir şey değil, bence tek başına bu ilginç bir şeydi. Paylaşmaya değer bu tip örneklerde aslında yarışma dışı sunumlar yapmak isteriz. Yani böyle bir bölüm de olmalı. Yarışmak önemli değil, ben süresini kaçırmış olabilirim, hiçbir kategoriye uymamış olabilir ama bunu paylaşmak için zaten benden para alıyorsun yarışmaya girmek için, yine para al, bir bedel al ben ona göre orada bir projemi tanıtayım. İsteyen de gelsin dinlesin.
Benim bildiğim tarihçiler derler ki; bir yapının gerçekten oturmuş, kabul olmuş, mimarın iddiaları kanıtlamış olması için bir çeyrek yüzyıl geçmesi lazım. Şimdi bu nasıl olacak? Taze, sıcağı sıcağına yapıları değerlendiyoruz. Birçoğunun daha sonra tam amacına ulaşmadığını görüyoruz. İstenilen yaklaşımı getirmediğini ya da fotoğraflarda aldatıcı unsurların söz konusu olduğu, gidip gördüğümüzde aslında o kadar etkili bir yapı olmadığını, çevresiyle pek kaynaşmadığını – kaynaşmama niyeti olabilir – tam tersine ciddi bir sıkıntı yarattığını görüyoruz. Mesela Şandigar’daki Corbusier binaları hiçbir zaman WAF’ta yarışamaz. Çünkü gidip fotoğraf çektiğiniz zaman çok başka şeyler görüyorsunuz ama yapının kalitesinden hiçbir şey kaybolmuyor ya da Ahmedabad’daki Louis Kahn yerleşimi, gittiğiniz zaman fotoğraf çekmek için zorlanırsınız. Bir sürü yerde tabela, orada bir şey, burada bir şey ama sonuçta değer kaybetmiyor yapı. Şimdi buradaki amacı anlıyorum, çok ikonikleşmiş binaların zaten böyle bir ödüle ihtiyacı yok ama bunlar için, oraya gelenlere dikkat çekmek için, WAF’ın seçtikleri geçmişe dönük, geleceğe dönük böyle yapıların tanıtılması ya da sergilerin olması lazım. Bizim Singapur’lu arkadaşımız Rene çok güzel bir sergi yapmıştı. Corbusier’in bütün maketlerini sergilenmişti. Dolayısıyla böyle katkıların olması önemli. Gelip de sadece ürünlerini sergilemek değil de, bu product design ya da production company’lerin böyle konulara ön ayak olmalarını sağlamak lazım. Kendi türlerinde, seçilmiş bir alanda, sadece onların davet ettiği misafirlerin geldiği yemekler, kokteyller düzenliyorlar. Herkese açık olmalı. Ya da böyle fuar tipi stantlaşmalar da güzel değil. Biz GAD Foundation olarak birkaç kere katıldık hep tasarımı ön planda tuttuk , tasarım olmalı işin içinde. Biraz bu konularda ticari bakmak zorunda kalmamalı WAF. Koleksiyon’la katıldık Oblivion ürününü sergileyerek, bir keresinde şu anda ofisimizde duran waffle bir sistemle katıldık. Böyle farklı stand düzenleri ve sergilemeler gerekli, bunlar özendirilmeli, böyle bir katkısı olandan bence yer parası bile alınmaması lazım. Başka kurumlar için de böyle destekler olmalı.
WAF hakkında…
WAF’ın formatı; İngiltere’nin de içinde bulunduğu, Almanya, Fransa, İskandinav ülkeleri, Litvanya gibi bütün o bandın olduğu Kuzey Avrupa formatında. Bolca minimalist, unspectacular ya da spectacular, kente yeni bir katkı yapan, ama hani çok öne çıkmayan, biraz daha böyle insan faktörünün etkilerinin minimize edildiği, fotoğraflarla ve grafiklerle anlatıldığı, daha çok materyalist fetişist bir bakış açısıyla düzenlenmiş bir formatı var. Yoğun kullanımlarını bile görmüyoruz fotoğraflarda. Ezra Stoller’ın başlattığı bir, siyah beyaz, bizim büyüdüğümüz materyalist fetişist, minimalist fotoğraf düzeninin unsuru. Şimdi güneyde kalan ülkelerde ve Afrika, Asya ülkelerinde insan faktörü çok daha önemli. Hatta bir de Asya işin içine girdiği zaman ölçeklerin büyüdüğünü ve programların da yoğunlaştığını görüyoruz. Çünkü insan çok. Singapur’la birlikte başlayan [zaten onun için Singapur’a gidildi] bir Asya etkisi söz konusu. O formata tabi uymuyor. Finlandiya’dan katılan üç kişilik bir aile için ormanın ya da kayaların üzerinde, fiyortlar üzerinde, bir gözlem yapmak üzere, hafta sonu, az güneşi kullanan bir evin tasarımıyla; Beijing’in ortasında, yoğun bir trafiğin ve günde 8 milyon insanın girip çıktığı bir şehrin ortasındaki bir parkın ya da şehir parçasın düzenlemesinin arasında çok büyük bir anlayış farkı var, yaklaşım farkı var sonuçta. Dolayısıyla bütün bunları bir sergi düzeninde, üç günlük bir yarışma düzeninde algılamak ve anlamak çok zor. Neredeyse WAF evet bunlar var, mimar ne yaptı, bina ne olduğunun kısa bir ilk baştaki bir vurgusu üstüne kurulmuş gibi oluyor. Onun için söylüyorum zaten yani bölgesel farklılıkların, şimdi Afrika’daki bir şey daha çok içerikle ve insanileştirme, insanlara servisle ilgili. Şimdi biz orada mimari bir yaklaşım, kalite, inovatif bir yaklaşım aramıyoruz onu değerlendirirken. Ama öyle projeler var ki iddiası yeni bir soluk getirme ile alakalı, kente katılmaktan ziyade kente yeni bir aşılamadan söz ediyor. Şimdi ikisi arasında fark var. Dolayısıyla bizim önce en çok Türkiye’de karşılaştığımız arkeolojik alanlar ve yarı tarihi alanlarda ne yaptığımızı anlamak için, anlaşılması için oradaki anlatım dilimizin illa Kuzey Avrupa’daki gibi olması gibi bir durum söz konusu oluyor. Halbuki ben Türkiye’de böyle bir şey yaptırmak için resmi kurumlarla çalışıyorum, sınırları zorluyorum ve sonra başka bir şey oluyor. Jüri buradaki gerilla davranışını anlayamıyor, anlayamayabilir. Niye öyle gösterip farklı yapıyoruz? Neden bir proje süresince tekrar tadilat projesi altında sürekli iyileştirme yaptığımızı anlamaları zor oluyor. Biz de bu topraklara ait bu tür gerilla hareketlerini anlatmakta bazen zorlanabiliyoruz. Mesela bizim balık pazarı projesi. Bir belediye bir belediyeye kandırmaca yapmak zorunda kalıyor, ondan gizlemek zorunda kalıyor. Veya biz orada bir şey yaparken oradaki balıkçılarla birlikte hareket ediyoruz ve belki de bir ruhsat ve iskan aşamasından bile geçmiyoruz, geçici bir yapı statüsünde bunu yapıyoruz. Ben şimdi bu projeyi nerede yayınlayacağım? Nasıl anlatacağım? Bu tip projelerde enteresan durumlar var, çok ekstrem bir şeyden bahsetmiyorum.
Mesela ben son zamanlarda İran’dan gelen katkıları çok önemsiyorum. İran’da çok ciddi bir mimari gelişim var. Fakat onlar da sonuç almak için geliyorlar gibi. Yani ödül almak istiyorlar, o ödülle gitmek istiyorlar. Mesela öyle yapılar var ki bizim Rural/Coaster kategorisinde de bunu gördük, şehir dışında ancak şehir içinde olabilecek kadar yüksek ve geometrik sistemlerle hareket eden bir yapı görüyoruz. Doğaya uyarak, daha alçak, daha farklı anlatımı olabilen bir yapı söz konusu olabilir. Ama onlar daha çok cephenin hareketlerine, cephede kullandıkları malzemelere yoğunlaşıyor haklı olarak. Şehir içinde bunlar geçerli ama şehir dışında bundan çok daha farklı değerler var. Fakat görüyorum ödül almadıkları zaman İranlılar üzülüyor. Çünkü hep gelmişler ve projelerinde iddialılar, ödül almak istiyorlar, görüyorum. Türkiye’den gidenlerde de böyle ödül hırsı var. Ödül almazlarsa üzülüyorlar, bir daha katılmıyorlar. Evet pahalı bir şey ama yani sonuçta illa ödül almak değil konu. Ben hatta bazen bazı projelerin ödül almamasının bile gelecekte o projenin tanıtımı için, duyurulması için önemli bir PR malzemesi olduğu bile düşünürüm. Ben mesela hiç Ağa Han ödülü almadım. Birkaç kere girdim. Çünkü Ağa Han sistemiyle benim yaklaşımım uymuyor. Mesela ben bunu konuştum Zaha Hadid ile, boşver almaman daha iyi dedi. Zaha hayatını kaybettikten sonra ödül aldı Ağa Han’da. Zaha’nın da projeleri hiçbir zaman Ağa Han sistemine uymuyordu. O da bambaşka bir sistem öneriyor Ağa Han’da. Şimdi benim mesela Esma Sultan projem girdi, Tuvalet projem girdi son dakikada çıktılar, son shortlist’e kaldılar. Ben de merak ediyordum, nasıl seçecekler acaba tuvaleti diye. Ya da olmaz mı Esma Sultan’ı olabilir, Divan Kurçeşme de direkten döndü. Çünkü oradaki Ağa Han’ın tanımlarına uymuyoruz. Uyabilir de uymayabilir de. Uyarsa tamam, uymazsa da ben bunu kullanırım. Dolayısıyla sadece ödül almak bir ölçü değil, bazen offside’a düşmek, dışında kalmak ki birçok yaklaşım mesela empresyonistler böyle ortaya çıktılar. Fransa’da ödül almayanlar ayrıca bir sergi yaptı ve biz çoğunu da oradan tanıdık. O zamanki Fransız Akademisi seçmediği için, sisteme uymadığı için oradan Empresyonizm diye hepimizin bildiği bir olgu o sergi sayesinde ortaya çıktı. Dolayısıyla jürinin seçip seçmemesi, orada ödül alması, orada almazsın başka bir yerde alırsın ödül almak istiyorsan ya da projenin, mimarlığının tanıtımını istiyorsan çok daha farklı manifestolar yazabilirsin. Bu görüyoruz ki Asya’daki ülkelerde, Afrika’da ve özellikle Türkiye gibi Orta Doğu’nun da bir parçası olan birçok yerde ödül alma hırsı çok kuvvetli bir durum haline gelmiş. Almayınca küsüyorlar, alınca mutlu oluyorlar. Tabii mutlu olunur da sadece ödül almak odaklı bir şey olmamalı.

jüri üyesi olmak… finalist olmak…
Finalist olmak, o deneyimi yaşamak, jürinin geri bildirimlerini almak ve aslında dünyada ne olup bitiyor onu anlamak kıymetli. Orada bir deneyim, geleceğe dair bir projeksiyon, içgörü ve geri bildirim satın almış oluyorsunuz aslında.
Ben de jüri olarak bazı şeyleri deneyimlemek, katkıda bulunmak istiyorum tabii ki. Her sene 4 -5 yarışmada jüri oluyorum. Geçenlerde yine bir grup için bir jüri olduk. Jüri’deki arkadaşlarla bazı projelerde yarıştığımız oluyor, bazı yarışmalarda bazen onlar jüri oluyor, bazen biz jüri oluyoruz. Dolayısıyla bu çok yönlü bir etkileşim. Hem jüri olmak de finalist olmak, bunu aynı zamanda yapmak bir çelişki yaratıyor mu? Evet tabii mutlaka bir etki yaratıyordur yani onun side efekt’leri oluyordur. Olmasa iyi olur.
WAF 2025 & Miami…
Şimdi önümüzdeki yıl Miami’ye gideceğiz, Amerikan rüzgarının pek esmediği, Amerikalıların çok da katılımcı olarak tercih etmediği, daha çok Avrupa ve Singapur nedeni ile Asya’nın, Orta Asya’nın tercih ettiği, Afrika’nın bile çok az olduğu bir yarışmacı profili vardı. Şimdi Amerika’ya biraz Amerika’nın da katkısı olması için gidiyoruz. Bakalım Amerika’nın katkısı nasıl bir etki yaratacak?
Geçenlerde Craig Dykers geldi. Onların oradaki bakış açısı biraz daha o yapılan projenin orada yaşayan halk tarafından sahiplenilmesi, kullanılması üzerine. Sunumda özellikle vurgu yapılan kısım buydu ve farklı jenerasyonların, farklı kültürlerin, hatta farklı etnik kökenlerin bir arada olabilmesi, aynı mekanları birlikte kullanabilmesi hedeflenmişti. Bu açıdan Amerika WAF’ı değiştirir mi, dönüştürür mü? Yani Özellikle Finlandiya ile Afrika arasındaki farkı elimine eder mi?
Craig Dykers’ın içinde olduğu ofis [Snohetta] aslında zaten Kuzey Avrupa çizgisinde bir grup. Kuzey Avrupa kültürünü Amerika’da gerçekleştirmek üzere bir yaklaşımları var. Bir başka grup BIG, yine Kuzey Avrupa’dan. Amerika’ya bir tür Kuzey Avrupa fikrinin aşılanması konusunda hareket ediyor. OMA Amerika’da bu şekilde hareket ediyor. Zaha yine Kuzey Avrupa. Tabii orada şöyle bir durum var; Kuzey Avrupa iyi bir storyteller olarak yetişiyor öncelikle. Analiz etmek, analitik düşünce, iyi sorgulama yapmak, resmi kurumlarla ve farklı disiplinlerle ilişki kurmak açısından. Ben açıkçası Craig ile bundan birkaç ay önce New York’taki ofislerinde röportaj yaptım youtube kanalımız için. O da şu anda hazırlık aşamasında. Yakında yayınlanacak bizim YouTube kanımızda. Tanıdığım bir ekip, özellikle Amerika tarafı tanıdığım bir ekip. Ama dediğim gibi özünde Kuzey Avrupalı zaten Craig, aile olarak Kuzey Avrupalı bir kökene sahip. İyi bir storyteller projelerin %100 story’deki kadar bir content olarak başarısının, tasarım olarak çok gerçekleştiğine inanmıyorum. Zaten problem de yani bir tür metaforik davranış oluyor, bir binanın buluta benzemesi, bir binanın oradaki toprak dokusuna benzemesi falan bunlar başlangıç noktası için iyi durumlar ama sonuçta kreatif ve inovatif bir yaklaşım önermiyor. Kuzey Avrupa’lı derken de bunu kastediyorum. Şimdi özellikle Amerika’da mimarsız mimarlık çok yaygın, büyük toprak parçası olduğu için. Amerika’da 200 yıl boyunca kasabalar, köyler, meskun yerler, rural ya da bizim country side dediğimiz yerlerde insanlar kendi evlerini kendileri yaptılar. Dolayısıyla en çok beklediğim yaklaşım, şu anda nüfusu azalan eyaletlerde bedava [orada oturmak şartıyla] toprak verilmeye başlandı. Bu Amerika’nın kendi bünyesinde olan bir şey, 300 yıldır bunu yapıyor zaten. Amerika’dan öğreneceğimiz bu birincisi. Bizim bir ofisimiz de New York’ta ve bir zamanlar merkez ofisimiz orasıydı. Sebebi de yeni gelişmeleri anlamak ve izleyebilmekti. Ben de Amerika’ya taşınmadan önce Avrupa kültürüyle büyüdüğümüzü ve Kuzey Avrupa etkisinde bir mimarlık ile hareket ettiğimizi fark etmiştim, onun için gittim zaten ve hala da UPenn’de stüdyolar ve başka review’larla devam ettirdiğimiz bir hareket; oradaki yeni yaklaşımları anlamak. Bir de Amerika’da okullar aynı zamanda bütün dünyadan öğrencilerin geldiği bir yer ve hocaların olduğu bir yer, daha diversity yoğun bir bölge. Dolayısıyla başka türlü katkıların direkt orada görülebildiği bir avantajı içeriyor. Bina yapmak kadar, bir şey inşa etmekten çok araştırma geliştirme üzerine olan, Amerika çok güzel bir laboratuar bu anlamda. Mesela Türkiye’nin büyük sıkıntılarından bir tanesi [bu söylediğim demokratik düzende veya insan hakları konusunda anlaşılmasın], davranış olarak Kuzey Avrupalı gibi davranmaya çalışıyor. Kuzey Avrupa’nın yani o bandın, Avrupa kültüründe çok büyük bir etkisi var. İngiltere, İskandinav ülkeleri, Almanya, Fransa dahil bütün hepsi. Halbuki bazı ülkeler hem kuzeyde, hem güneyde Fransa gibi. Zaten İtalya güneyde, İspanya da güneyde. Onlardaki flaveur daha uygun; Latin, Mediteranian çizgisi. Bir de Türkiye’de Orta Doğu etkisi var, arkeolojik olarak da Türkiye çok güçlü. Yani bugün Batı mimarlarının özendiği, feyz aldığı bütün her şey zaten bu topraklarda yaratılmış, 12.500 yıllık geçmişi var. Dolayısıyla daha üzerinde Mimarlık Tarihi olarak anlaşmadığımız çok konu var. Kuzey Avrupa çok baskın, bunu WAF’ta da görüyoruz. Yani onun gibi davranmış olan projeler değerleniyor ya da onun gibi anlatan, onun gibi düşünen. Bu açık. Çünkü etkin, baskın. Asyalı da onun gibi olmak istiyor, Afrikalı da onun gibi olmak istiyor. Öbür tarafta zaten şöyle davranıyor, diyor ki bu Afrika için iyi, bu Asya için iyi, bu kadarı yeter. Ondan inovatif bir şey beklemiyor ya da farklı bir şey beklemiyor. Buradan neyi kastediyorum, ben sadece bazı soruları ve sorunları söylüyorum. Çözüm söylemiyorum. Ben de başka alt sorular açıyorum ya da küçük tespitler yapıyorum yani tümüyle belirgin bir şekilde ispat edemeyeceğimiz ama konuştuğumuz zaman hissettiğimiz şeylerden bahsediyorum.
Amerika’nın WAF’ta bir değişiklik yaratmasını şu açıdan bekliyorum. Bizim review’larına girdiğimiz Upenn, Colombia başka okullardaki öğrenci çalışmalarının günümüzde pratik mimarlıkla hiçbir ilgisi yok gibi görünür ve o katkılar, ben onu görüyorum. Mesela bazı jürilerde, mimarlık gibi görünmeyen bir tarafa gitmiş bazı projeler oluyor, jürideki arkadaşların tepkisi bu ne için, hep bir sonuç beklentisi var. Halbuki mesela mimaride en yaratıcı şeylerden bir tanesi fore’lerdir. Yani içinde insanın barınması söz konusu olmayan, sadece yaşamak için kullanılmayan ama başka amaçlar için kullanılan binalar var. Herhangi bir fonksiyona hizmet etmez. Mesala biz fonksiyonunu yitirmiş binaları [bizim şimdi içinde bulunduğumuz ofis gibi] yeniden kullanmıyor muyuz? Bir gün başka türlü karşılığını bulabilir. Yeter ki binanın bir kültürel gelişiminize ya da inovatif bir duruma katkısı olsun.
dikkat çeken sorular…
Ian Ritchie Super Jury oturumunda Bilgin Mimarlık’ın projesinin 50 yıl sonra neye evrileceği sormuştu. Mimar nereden bilsin, yani o 50 yıl sonrasının sorusu. Her yapı o gün tariflendiği fonksiyonda kullanacak anlamına gelmez. Yarın bir okul olabilir ya da bir yerden bir yere tabii afet yüzünden taşınmak zorunda olan insanların taşınacağı bir bina haline gelebilir, başka bir amaçla kullanılabilir. Bu da bir Kuzey Avrupa sorusu işte. Antik dönemde yapılan yapıların hiçbiri hayatta değil. Onlar da bir sürü şeyi sonsuza kadar kalsın diye düşünüyorlar ama başka şekilde kaldılar. Biz kalıntılarını gidip görüyoruz, geziyoruz, hikayelerini okuyoruz, dinliyoruz ama aynı şekilde kullanmıyoruz çoğunlukla. Demek ki kendi değerini kendisi bulacaktır; eğer kaliteli bir yapıysa, ayakta kalabiliyorsa veya parçalarının bir değeri, üzerinde bir insan düşüncesi ve insan emeği varsa…
Yapının şu anda tasarlanmış olan halinin geleceğe hiçbir katkısı olmaz. 100 sene önce, modernistlerin yaptığı bir sürü yapı vardı, gerçekleşmesi mümkün değildi o gün için ama kafa açtılar.
jüri deneyiminin katkısı…
İşte bu söylediklerim. Bu söylediklerimin hepsi birer katkı. Projelerin değerlendirmesi hakkında, değerlendiren jüri hakkında, sonraki dönemin özellikle çok iyi değerlendirilmediği, bir yıl boyunca sanki bir karnaval yapılıyor sonra unutuyormuş gibi oluyor. Karnaval havasında festival zaten adı da. Ama daha çok dünya mimarlığına katkı yapmasını düşünüyoruz. Bu da; şu baskın seslerden ziyade yeni seslerin de ortaya çıkışı söz konusu olmalı. Yani ben şöyle bir şey söylerim mesela; her sene bir ülkenin, öncelikle bir kıtayla başlayabilir öne çıkacağı bir şey yapmak, parasını verenin konuştuğu bir davetli konuşmacı değil de, bir ülkenin mimarlığının anlatılması üzerine ya da bir bölgenin ele alınması üzerine bir şey olmalı. Dolayısıyla öne çıkmış mimarları çağırmak, tamam güzel de, ne diyorlar? Onlar sadece kendi projelerini anlatmış oluyorlar. Halbuki yeni bir mimarlık ayak seslerini duyabiliyor muyuz? Şu anda bir süredir siyahilerin [yani Afrikanların] öne çıktığı bir durum söz konusu. Peki bize ne söylediler? Onlar sadece onlar üzerinden bir kendi ofislerine proje elde etmiş oluyorlar, bize ne katkı yapıyorlar? Bunu Venedik Mimarlık Bienal’inde de görüyoruz. Evet ne dediler şimdi, ne oldu? Şunu diyebiliriz ya bu bir geçiş dönemi, şimdilik bunlara da söz hakkı verilsin, pozitif ayrımcılık adı altında. Ben kadın mimarları çok önemsiyorum. Buradaki pozitif ayrımcılığı bu yönde kullanmak isterim. Daha önce Architectural Review’un kadın mimarlar bölümünde hem sponsor oldum hem jüri oldum. Dünya çok maskülen bir mimarlık yaklaşımına gidiyor. İşin ilginç tarafı kadın mimarlar da maskulen binaların üzerinde daha söz sahibi, eğitimden kaynaklan bir şey herhalde, o taraftan hareket ediyorlar. Buna Zaha Hadid bile dahil edilebilir, daha yumuşak formların üstüne gitse de… Sonuçta onların uygulamada masküleleştiğini görüyoruz, yani neden bahsettiğimi belki tarifleyemem ama en azından bu konudaki bir takım ayak seslerini anlamak istiyorum.
Kadının mimarlığa dokunuşu ve etkisi öne çıkmıyor veya kendini tam ifade edemiyor. Bunu da şunun için söylüyorum; kadın için şehirler, kadınların daha öne çıktığı… Çünkü bu bakış açısı hem gençleri, hem yaşlıları, hem de aynı zamanda çocukları ve engellileri daha iyi kavrayan ve önemseyen şehirler ve projeler yaratacaktır. Yani kadının annelik duygusuyla, kapsayıcı ve kavrayıcı duygusuyla bahsediyorum. Erkekler dikkatsiz bu konuda.
Uzak doğu coğrafyasında projesini finalist olarak sunmaya gelmiş kadınlar daha fazlaydı. Jüri olarak biz iki erkek bir kadındık. 4 olsun 2, 2 olsun. Sonra farklı cinsel tercihlere açıklığın da önemi var yani daha çok interior design’da öne çıkıyor. Kadın ve cinsel tercihi farklı olan hemcinslerin. Neden? Çünkü orası biraz daha özgür alan, mimar biraz daha erkek egemen, maskülen bir dünya. Bunu söylememin sebeplerinden ben içindeyim görüyorum, beni rahatsız ediyor, bir şey eksik yani. Özellikle imalatlar ortaya çıktığında, bir gün robotlar devreye girdiğinde o etki yarı yarıya düşecek.
